Neden Buradayız?

Sosyal Medyacı küçük kardeş yeni böbrek nakli olmuş büyük kardeşe demişti ki beş yıl önce "bre kardeş gel beraber kardeş kardeş bir blog açalım, hem çalalım hem oynayalım; bizimle oynamak isteyenleri de aramıza kata kata kocaman bir aile olalım."

İşte böyle çıktık yola,hem kendimiz için hem sizin için, hayatın ve hayatlarımızın içinden, aklımızdan geçenleri, aman aklımıza gelmesin dediklerimizi; görüşlerimizi; yaşanmışlıklarımızı ve yaşanmışlıklaşmasını umduklarımızı; Dün’ün Bugün’ün olası Yarınların içine Siz dostları da katıp, arkamızda rüzgar önümüzde hayat, savrulalım dedik.

Her telden çalmak için burdayız, hem ağlatıp hem güldürmek, bazen güldürürken ağlatıp bazen ağlatırken güldürüp hep düşündürmek için. Gün gelecek stresimizi atacağız birlikte, gün gelecek kızıp bağıracağız ama inanın kızarken bile mutlu olacağız; Çünkü biz inanıyoruz ki mutluluk varılacak hedef değil, katedilen yoldur. Biz bu yolda iki mutlu noktayız ve sizlerle bir sürü mutlu noktacıklar olmak için buradayız....



2 Eylül 2012 Pazar

İki ayrı yaka, özlem dolu bir hayat...





Çocukluk anılarımın kahramanlarından biriydi büyükanneannem... 87 yaşında torununun çocuğunu kucağına alma mutluluğunu bile yaşayan ama her zaman buğulu, hüzünlü gözleriyle karşı yakaya bakan yaşlı bir kadın... Onun hikayeleriyle büyüdüm ben, dinlediğim zamanlarda tam olarak anlayamadığım, macera filmi tadındaki anılarıyla...

1919-1922 yıllarında Anadolu’da, Türklerle Yunanlılar arasındaki savaş devam ediyor. Sonucu merakla bekliyor büyükanneannem, nelerle karşılaşabileceklerinden korkarak. Türklerin galibiyeti ile sonuçlanan savaş sonrasında iki ülke arasında nüfus mübadelesi olacağını öğreniyor. İki ülke de vatandaşlarını ne ırk ne de dil sadece din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutuyor. Mübadeleyle, 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan-Rum Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalıyor.

Nüfus değişimi sırasında hiç bir zaman unutamadığı evini, adası Midilli’yi bırakıp, Ayvalık’a gelmek zorunda bırakılmış genç kadınlardan sadece biriymiş büyükanneannem. 1923’te evlerine bir Yunan subayı yerleşmiş, sorunsuz da anlaşıyorlarmış. Ancak bir gece Yunan subayın eve bir kadın getirmesiyle birlikte büyükdedem artık göçü erteleyemeyeceğiz demiş. Çocukluğunun geçtiği, evlendiği, iki bebeğini kucağına aldığı toprakları terk etmek zorunda kalmış büyükanneannem. Şimdi düşünüyorum da özlediğin tam karşında ama uzanamıyorsun... Her gün görüyorsun ama dokunamıyorsun... Aşk acısı çekmek gibi birşey olsa gerek bu...
102 yaşında, dünyadan ayrılmadan iki sene önceye kadar cin gibi bir kadındı. Ama son iki senesinde Ayvalık’ta, bizlerle birlikte değildi sanki. Midilli’de yaşadığını sandı; yediği bamya küçük Cunda değil, büyük Midilli bamyasıydı; yediği pasta Midilli’deki pastaneden alınmıştı. Gözlerini sonsuza dek kapattığı yer Ayvalık’tı ama kapanan gözleriyle birlikte ruhu Midilli’ye doğru yola çıkmıştı...

1922 tarihinin Türk ve Yunan toplumsal hafızalarında bir askeri galibiyet ya da mağlubiyetten çok daha farklı bir anlam taşıdığını hissederek büyüdüğümü söyleyebilirim.
Geçen bayram, hikayelerini dinlerek büyüdüğüm yaşlı kadının anılarını yükledim çantama, taktım annemi de yanıma, tuttum karşı yakanın yolunu.
Ayvalık’tan Midilli’ye, Kadıköy-Beşiktaş arası vapuruna benzer bir vapurla, iki saat bile sürmeyen ama bir çok kişinin buğulu bakışlarının nedeni olmuş bu yolculukla geçtik.
Midilli’ye ayak bastığımda cırcır böceklerinin sesini duydum ve bir an buruk bir gülümseme oluştu yüzümde. Ayvalık’taki yazlık evimizin sürekli çalan müziğidir bu ses. O an, bahçede cırcır böceklerinin durmak bilmeyen sesini hiç sıkılmadan, mutlu olarak dinlediğini düşündüm büyükanneannemin... 

Vapurdan inince karşımıza çıkan otele yerleştik. Balkonumuzdan kendi doğduğum yakaya baktım, bir sigara içtim ve geçmişte yolculuk yaptıracak sokaklara attım kendimi.

Dinlediğim hikayelerdeki ayrıntılar ve yıllarca korunarak saklanan eski bir fotoğraf götürdü bizi büyükanneannemin bastığı sokaklara... Evinin Türk Mahallesindeki Çarşı Hamam’a çok yakın olduğunu biliyorduk. Hatta gelin hamamına gittiği yermiş burası. Midilli Çarşısındaki Çarşı hamamı bulduk. İki euro vererek girdik, büyük anneannemin, kimbilir nasıl bir heyecanla 17 yaşında gelin hamamı için gittiği yere...



Eğer bizi görüyorsa ne kadar mutlu olmuştur diyerek yürümeye başladık sokaklarda eski evimizi bulma umuduyla...
Evlerinin kocaman bir bahçesi olduğunu anlatırdı. Bahçede kayısı, erik ve bir sürü çeşit meyve ağacı varmış. Torbayla değil, kasayla toplarlarmış meyveleri. Evin tam karşısında bir sokak olduğunu söylerdi. Geceleri sokakta bir fener ışığı gördüğü zaman sevinirmiş. Heyecanla ışık sahibinin evlerine doğru yönelecek bir misafir olmasını beklermiş. Fener ışığının bir mutluluk sebebi olduğu, benim hayal bile edemeyeceğim bir döneme ait yaşamdan izler arıyordum...


Ve eski bir fotoğraf bizi olmak istediğimiz yere götürdü...

Evin önündeki bahçenin artık bir park alanına dönüşmüş olması üzdü beni. Ama evi yaşayan, bakımlı bir yer olarak görmek de sevindiriciydi. İçinde yaşayanlar, hakkını veriyor gibi gözüküyordu. Ev sakinlerinin de unutulmaz anılar biriktirmelerini diledim, büyükanneannemin gözlerindeki buğuyu kendi gözlerimde hissederek...
 
Evimizi bulmanın verdiği garip ruh hali içinde Sarlıca’ya, tanıma fırsatını yakalayamadığım büyükdedemin kasabasına doğru yola koyulduk. Sarlıca sahilinde, Midilli haritasında görülmesi gereken yerler arasında işaretlenen Sarlıca Palas’ın büyükdedemin abisinin karısının babasının yaptırmış olmasını annemden yeni öğreniyor olmam da ayrıca ilginçti benim için. İtalyan mimarisine uygun yapılan bina, zamanında İtalya’dan getirilen mobilyalarla döşenmiş. Şu an içinde şilteler, koltuklar atılmış 
durumda. En üst katında bir piyano bile duruyor. 

Sarlıca sahilinde biraz vakit geçirdikten sonra iç kısımlarına doğru yürüdük. Annem, dedesinin bahsettiği, dar bir arasokaktaki sıra sıra kahveleri bulmak için yorgun ama güçlü adımlarla ilerliyordu. Sonunda zafere ulaştık. Yaşlı, biraz Türkçe bilen Yunanlı bir çift bizi kolumuzdan tuttuğu gibi oturttu işlettikleri kahveye. Yunan kahvesini, turunç reçeliyle birlikte zevkle içtik. Annem yüzünden okunan bir mutlulukla dedesini anlattı, bizi tam da anlamayan yaşlı yunanlı çifte... Masada konuştuğumuz hikayelerden biri şu an var olma sebeplerimden birinin büyükdedemin insancıl kişiliği olduğunu gösterdi bana. 1923’te bir gün Yunanlı askerler, Türkleri bir sıraya dizmişler. Onları ellerinden birbirlerine bağlayarak bir sıra yapıp, ölüme götüreceklermiş. Sıra büyük dedeme geldiğinde ip kısalmış. Bulunduğumuz kahvelerden tanıdığı ve her zaman selam verdiği Yunanlı subay, O’na “sen git” demiş. İp kısalmasaydı, dedem o Yunanlı subaya selam vermeseydi, Yunanlı subay iyi bakışlı bir Türkün içten selamını umursamayan biri olsaydı henüz dünyaya gelmemiş olan anneannem asla yaşamayacaktı....

Bir dolu günü geçmiş hikayeleri tekrar tekrar konuşarak geçirdik. Bizler için değerli olan iki kişiyi andık, ruhlarını kendimizce mutlu edip, onlarla birlikte olmaya çalıştık.
Çok yer gezdim ama bu benim en anlamlı seyahatimdi. Doğduğum güzel kasabam Ayvalık’ımı dünyanın hiçbir yeri ile değişmem ama Midilli’nin de bu kadar güzel olabileceğini tahmin etmemiştim. Belki de kan çekmiştir... Fırsatı olan herkesin bu tarz bir yolculuk yapmasını, hikayelerinin daha da anlam kazanmasının vereceği mutluluğu yaşamasını öneririm.
Senin hissettiğini hissedemem ama ben seni anladım büyükanneannem... Midilli’de bu kez çocukluk hikayelerimin modern yüzünü yaşadım seninle birlikte... Artık anı dolu çantam biraz daha ağır ve anlamlı...
  
Tekrar geleceğim...
 

Çiğdem Keskin 





3 yorum:

  1. Demek bana mesaj attığında buralardaydın Çiko...Ben bile heyecanlandım okurken. Büyükanneannenin evinin kapısını çaldın mı ?

    YanıtlaSil
  2. Evet Bengi'cim, teşekkür ederim. Bir gün yemek yiyelim o kısmını yemekte anlatırım...

    YanıtlaSil
  3. Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.

    YanıtlaSil

Çok teşekkür ederiz,yorumlarınız bizim için çok değerli.